Tatilden dönüş

Mart 2011’den beri İsveç’te, Uppsala üniversitesinde doktora öğrencisiyim. Güzel arkadaşlarım var, güzel yemekler yapıyorum, bol bol geziyorum. Hava çok soğuk.

Yılbaşı tatili için üç haftalığına İzmir’deydim. Geldiğim hafta doktora hocamı aradım, az daha kalsam mı hocam dedim, kal dedi. Yılbaşı tatilim beş hafta oldu. O birkaç gün biraz düşündüm: acaba çok uzun mu oldu, işsiz güçsüz sıkılır mıyım diye… Yarın tatilimin son günü ve hala yapmak istediğim herşeyi yapamadım, görmek istediğim herkesi göremedim. Ailemle, arkadaşlarımla yeteri kadar vakit geçiremedim.

İşsiz olunca insan bir süre sonra sıkılır denir ya, o direk yalan. Yıllarca böyle gezip eğlenebilirim.

Konserli bir akşam

Geçen hafta İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde Akbank Caz Festivali kapsamında Selen Gülün Trio’nun bir konseri vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse birkaç şarkı dışında pek keyif almadım. Ama dikkatimi çeken bir olay oldu, anlatmak isterim.

Üçüncü parçanın sonunda Selen hanım mikrofondan seslenerek havlu ve peçete istedi. Organizasyonu yapan görevlilerden kimse orada değildi. Yani konserin o salonda gerçekleşiyor olmasından sorumlu kimse, konseri dinlemeye tenezzül etmemişti. Ben bunu farketmedim, biri duymuştur getirir diye izlemeye devam ettim. Hemen yanımda Türkay (Palancı) oturuyordu, durumu o farketti ve yakınlarda oturan Tijan hanıma (Ayas) bir bakış attı. O anda okulun bu iki müdürü (Yönetim Bilgi Sistemleri, Bilgi İşlem) salonda bu isteği farkeden hiçbir görevli olmadığını farkettiler ve hemen senkroniza oldular. Türkay koşup dışarıdaki görevlilere haber verdi.

Burada benim dikkatimi çeken iki nokta var. Birincisi, bu güzel insanların (1) konser veren sanatçının rahatını (2) İEÜ’nün kurumsal kimliğini düşünmüş olmaları. Acaba harekete geçmelerinin arkasındaki sebep bu muydu? İkinci seçenek de, bilgisayar sistemleriyle çok uzun zamandır haşır neşir olan bu iki insanın bir “iş talebi” geldiğinde hemen harekete geçmeyi refleks haline getirmiş olmaları. İkisinden biri, ya da ikisi birden devreye girmiş olabilir, ama teşekkürler onlara, günü kurtardılar. Çalıştığım kurumdaki güzel insanlardan gurur duyduğum sayılı anlardan biriydi.

Bir de, organizasyonla ilgilenen hanımefendilerden birine teşekkürümü iletmem de gerek, konserin başında Ayla’yla biz arka sıralarda oturmuşken gelip Görkem bey buyrun protokole dedi, bizi ön tarafa oturttu. Protokole yer ayrılmasından hiç haz etmem ama nimetlerinden faydalanmak da hoş oluyormuş.

Gece

Gece olunca gücüm, enerjim, ayıklığım artıyor. Bir çok şeye karşı daha istekli ve verimli oluyorum. Konsantrasyonum artıyor, dinçleşiyorum. Hatırlayabildiklerimden “vay be ne güzel yapmışım” dediğim çok şeyi ya akşam ya da gece yaptım, en çok geceleri işe yarıyorum. Yalnız da değilim, pek çok arkadaşım da benim gibi geceleri daha çok işe yarıyorlar. (sınavı projesi, sözüm sana!)

Peki neden?

Kürenin bu bölgesine ayrılmış enerjiyi paylaşacak daha az insan ayık olduğundan mı? Havadaki yiyecek kokuları ve insan kaynaklı sesler azaldığından, konsantrasyonumu bozacak daha az eleman olduğundan mı?

Yoksa gece ardından gelen bir sabahı sağlama bağladığından, zamanımın dolduğunu (hem mikro, hem makro skalada) daha mı derinden kavrıyorum? Yaklaşmakta olan bir sınava çalışma verimliliğinin sınav zamanı yaklaştıkça arttığını kim inkâr edebilir.

Yoksa gece, sevmediğimiz gündüz işlerini yapmamız için peşimizden gelinemeyen bir yer olduğundan, daha özgür ve daha mı bize ait?

Ahmet Hamdi Tanpınar bile, (ki “ne içindeyim zamanın” isimli şiiri yazan kişidir) geceye hakkını vermiş:

“…
Ne varsa hepsini boyun, saç, meme,
Esirden dudaklar okşasın sevsin
Madem ki geceden daha güzelsin!
…”

Normal

Bugun apartmanin kapisindan girerken, benimle birlikte iceri girmek isteyen kedinin onune ayagimi koyup girmesine engel oldum. Bir anda aklimda canlanan hayal dunyasinda, aclik icinde kapinin onunde sefalet icindeki insanlari dusundum. Biraz isinmak, bir parca yiyecek bulmak umidiyle iceri girmek icin kapinin onunde birinin iceri girmesini firsat bekliyorlardi. Onlari da kediye yaptigim gibi ayagimla iterek uzaklastirir miydim? Bir gun iki gun, uc gun, kapimin onunde sefalet icinde bekleyen bu insanlar gunluk hayatimin bir parcasi haline geldiginde, onlar icin hissettiklerim bugunku kedi icin hissettiklerimden hala farkli mi olur muydu? Yoksa zamanla duygularimi kaybeder ve duruma alisir, onlari da bu kedi gibi yavasca kenara itip iki saniye sonra unutur, hayatima keyifle devam mi ederdim?

Insanin adaptasyon yeteneginin sinirlari o kadar genis ki, bu sorunun dogru oldugunu bildigim cevabi irkilmeme sebep oluyor. ‘Normal’ diye kabul ettigimiz olgulara karsi o kadar hosgoruluyuz ki, kimse ne olduklarini sorgulamiyor. Bir hareket veya gelenek eger bir kere topluma malolduysa, ne kadar yanlis veya mantiksiz oldugu dusunulmeksizin bireyler tarafindan kabul edilip surdurulebiliyor. Oyle ki hayatlarimizin cogunu bu normaller, kaliplar, patikalar ile sekillendiriyoruz. Ve ayni olcude aslinda kendi yasamimizdan feda ediyoruz. Yalnizca su toplum denen aptal ve hantal yaratik iki hiriltili nefes daha alabilsin diye omrumuzu onunla paylasiyoruz.

İzmir’de Oyun Mutfağı başlıyor

Merhaba,

Dundee’deyken “Bert Wednesdays” diye bi geleneksel toplantımız vardı, şehirde oyun üzerine çalışan herkes (programcılar, grafikerler, tasarımcılar) belli bir pub’da biraraya gelip muhabbet eder, birlikte içerlerdi.

Bunun çok benzerini, üstelik bir hedefi olan şekilde neden İzmir’de yapmayalım diye bir süredir düşünüyordum ve “Oyun Mutfağı” fikri ortaya çıktı.

Her çarşamba, saat 19:00’da o hafta için belirtilen yerde buluşup, yorulana kadar oyun üzerine tartışıyoruz ve o toplantıdan bir oyun tasarımı çıkıyor. Bu çıkan oyun tasarımlarını web sitemizde yayınlıyoruz.

Plan bu, ve ilk buluşma bu çarşamba (18 Kasım 2009) saat 19:00’da Kıbrıs Şehitleri Starbucks’ta.

Daha fazlasını takip etmek için web sitemiz:

http://oyunmutfagi.blogspot.com

Korku bombasi

Taraf gazetesinin ortaya attigi darbe planindan bircogumuz haberdariz. Burdan yola cikarak, su anki duruma bakarak birseyler soylemek istiyorum.

Ordu belgeyi mahkemelerinde arastirdi, uydurma olduguna karar verdi. En azindan belgenin gercegi ortaya cikmadikca bu isin ciddiye alinmasinin mumkun olmadigini soyledi. Hukumet de bunu yeterli bulmadi, askerlerin sivil yargida yargilanmasini saglayan yasayi bir geceyarisi oldu bittiye getirdi. Simdi sivil yargi inceleme baslatacak. Genelkurmay baskani orduya dokunmayin, yipratmaya, yikmaya calismayin diye aciklama yapti. Basbakan, rejimin guvencesi polistir diye aciklama yapti.

Bu olaylarda her adim icin soylenecek bir cok sey var. Ama genel resime bakarsak guvensizlik ve parcalanma hakim. Korkunc bir sekilde cozuluyoruz. Bu bir anda olusan bir surec degil, ama uzun zaman onceden gelen suphe tohumlari bu belge gibi bir can suyu bekliyordu. Fatih Cekirge bugun Hurriyet’deki yazisinda bir noktaya dikkat cekmis, o da bu ‘korku bombasi’nin tam da PKK sorununa cozum getirebilinecek bir zamanda patlatildigi.

Kesimlerinin birbirinden korktugu, birbirine destek yerine ofke besledigi bir toplum, herhangi baska birseye degil, ancak cokus ve parcalanmaya gidebilir. Nasil olacak bunu soylemek gucum dahilinde degil, ama bu korku ve ofke firtinasina tez zamanda bir son vermemiz lazim. Yoksa bu gidis gidis degil.

Yasak kitaplar haftasi

Yasak Kitaplar Haftasi diye birsey oldugunu biliyor muydunuz? Benim haberim yoktu.

Eylul ayinin son haftasi.

Olaganustu fikir. Ne kadar yasak kitap varsa alip okumali.

http://en.wikipedia.org/wiki/Banned_Books_Week